Onun Gibisi Gelmedi | Memleket Futbolundan Portreler

Cem Zamur'u "Onun Gibisi Gelmedi" kitabıyla ve bu aşağıda okuyacağınız söyleşiyle tanıdım. Önce kitap ilgimi çekti. Okudukça yazarı Cem Zamur.

Cem Zamur: İnsan Öğesi Kaybolmadıkça Çirkefliğine, Açgözlülüğüne Rağmen Futbolu Sevmek İçin Nedenler Var

 
 
Armağan Tunaboylu

Cem Zamur'u "Onun Gibisi Gelmedi" kitabıyla ve bu aşağıda okuyacağınız söyleşiyle tanıdım. Önce kitap ilgimi çekti. Okudukça yazarı Cem Zamur. Konuya hakimiyeti, usta işi yazarlığı ve sıradışı diliye yazmış olduğu kitap, sayıları pek de fazla olmayan spor kitaplarından farklı bir yere konmayı hakediyor. Aşağıda okuyacağınız söyleşi, kitabı, üslubu ve ciddiyeti hakkında oldukça derin ipuçları veriyor. 

Onun Gibisi GelmediArmağan Tunaboylu:   Kendinizi anlatın, sporla ilişkinizi özellikle.
Cem Zamur:   İstanbulluyum ve burada büyüdüm. Tarihi yarımadanın içinde kalan bir muhitte geçti çocukluğum. Şimdiki çocukların maalesef sahip olamadığı arsa topçuluğundan en son istifade edebilen kuşaklardan sayılabilirim bu haliyle. Sporun pek çok dalıyla uğraştım, fakat tek uğraşım spor da değildi. Birçok şeyi deneye yanıla tecrübe ettim. Ama çocukluğun kıyılarındayken başka şeylere yeteneğiniz olsa da biri gönlünüzü daha fazla çeliyor. Ben de hem daha yetenekli olduğum hem de severek oynadığım basketbolu seçtim ve uzun yıllar da oynadım. Fakat dediğim gibi ben de antrenman bitimi eve dönüş sonrası çantayı bir köşeye fırlatıp, ekmek arasına bir şeyler tıkıştırıp mahalledeki arkadaşlarıyla futbol oynamaya koştura koştura giden bir çocuktum. Dayılarımdan bana yadigâr bir takımın taraftarlığı da vardır, ama hiçbir zaman körü körüne bir saplantıya dönüşmedi.

Yaşım biraz ilerleyince, spor basınını da takip etmeye başladım. Bu, iyi ve kötü spor yazısı ayrımını yapmama, kendimce  bir spor kültürü oluşturmama yardım etmiştir. Sporla ilişkim yıllar içinde de devam etti, ama dediğim gibi sadece bir futbol izleyicisi olarak değil, her türden sporla hafif de olsa ilgilenerek. Örneğin o günlerde anneannemle yan yana seyrettiğimiz artistik buz pateni şampiyonalarının tadını ve duygusunu, inanın bugün en babayiğit futbol maçında bile bulamam. Günün birinde arkadaşlarım Bağış Erten ve Can Belge’nin “Spor da yazsana” demesiyle, bir internet spor sitesine yazılar yazmaya başladım. O yazılar da sadece futbol üzerine değildi. Basketbol da yazdım, voleybol da, teknik adam değerlendirmesi de. Ardından 2004 yılında kurulan TamSaha dergisinin kuruluş ekibinde yer aldım. Orada da Zeki Çol’un önerisiyle düzenli olarak yazmaya başladım. Dergiden ayrıldıktan sonra da ara sıra yazmaya devam ettim.

Basri Dirimlili
Basri Dirimlili

Kitaptaki her yazının, röportajın arkasında, uzun bir araştırma mesaisi var.

A.T:   “Spor kitabı” olmasına rağmen oldukça edebi, ya da şöyle çevireyim en azından günlük 200 kelimenin çok dışında bir diliniz var.
C.Z:   Öncelikle bir edebiyatçı tarafından böyle değerlendirilmenin beni mutlu ettiğini söylemeliyim... Bu benim yazdıklarımı değerli bulan birçok kişinin ortak kanısı galiba, dil ve üslup. Ben buna biraz da emeği eklemek isterim, çünkü bu topraklarda en basit bir konuda bile araştırma yapmak epey meşakkatli olabiliyor. Kitaptaki her yazının, röportajın arkasında, uzun bir araştırma mesaisi var. Dil konusuna gelince, sanırım spor kitabı söz konusu olduğu için özellikle dikkat çekmiş olabilir. Ortalama spor medyasının kullandığı dil düşünülünce... Bu yazıları yazarken “bir üslup oluşturayım, oradan da yürüyeyim” gibi bir kaygım olmadı, bildiğim biçimde yazdım. Edebiyatla spor yazısını birbirine yaklaştıran pek çok iyi örnek vardır zaten. İslam Çupi’nin yazdıklarına sadece futbol yazısı diyebilir miyiz? Ya da Can Kozanoğlu, Tanıl Bora, İbrahim Altınsay, Feridun Düzağaç, Ahmet Çiğdem ve Ümit Kıvanç’ın spor hakkında yazdıkları bu kategorinin sıkletini aşmaz mı?

Sözel ile görseli üst üste getirmeyi seviyorum, hayatı böyle görüyorum.

A.T:   Ayrıca, Edip Cansever, Turgut Uyar, Abdülkadir Bulut’tan alıntılar… Bu edebiyat merakı nereden geliyor?
C.Z:   Açıkçası bir spor kitabı yazarı diye anılmaktansa, “iyi bir okur” olarak anılmayı her zaman tercih ederim. Bir sporcu eskisi olduğumdan bahsetmiştim, yeri gelmişken antrenman saatini beklerken bile bir şeyler okuyan bir çocuk olduğumu da burada ekleyeyim. Okumayı ve edebiyatı hep sevdim. Bunun en önemli sebebi okumayı seven bir ailede yetişmiş olmam herhalde. Etrafımda her zaman lezzetli kitaplar oldu. Safça hâlâ Flaubert’in insanın on kitabı çok dikkatle okursa büyük bir âlim olacağı yönündeki sözüne inanırım! Daha gençken her şeyi okumak isterdim, ama yaş aldıkça bunun mümkün olmadığı  gerçeğiyle herkes gibi ben de yüzleştim. O yüzden şimdilerde daha seçiciyim. İkinci olarak ise, bir yanımla hep kitap ve yayın dünyasının yakınlarında, kimi zaman da tam ortasında bulundum. Bu da kitapseverliğimin büyümesine etki eden bir faktör oldu.

Kısacası hep okudum ve hâlâ okumaya devam ediyorum. Alıntılara gelince, bu da benim hayata bakış biçimimden kaynaklanıyor sanırım. Sözel ile görseli üst üste getirmeyi seviyorum, hayatı böyle görüyorum. Evet ben Yusuf Tunaoğlu’nun hangi fotoğrafına baksam başka bir Edip Cansever dizesi görüyorum, Hüseyin Çakıroğlu ve Abdülkadir Bulut arasında benim kafamda gerçekten de bir paralellik var, Basri Dirimlili’nin bir fotoğrafı zihnimdeki bir Turgut Uyar dizesini tetikleyebiliyor.

Doğan Babacan
Doğan Babacan

Şimdinin futbolcusu tam bir profesyonel. Sponsorun, kulübün, menajerinin, teknik adamın, herkesin onun üzerinde söz hakkı var.

A.T:   Galiba eski ve yeni futbolcular arasındaki en önemli fark: “beyefendilik”?
C.Z:   O kadar da haksızlık etmeyelim. Belki de benim yazmayı ve konuşmayı seçtiğim insanlar üzerinden böyle bir resim çıkıyor ortaya. Siz sokakta ya da hayatın içinde öyle beyefendi insanlara ne sıklıkta rastlıyorsunuz artık, temel soru bu. Sadece devir değil her şey değişti ve büyük bir hızla da değişmeye devam ediyor. Şöyle de bakabiliriz: Halen, konuştuğum bazı insanlarla akran olup medyanın ya da kulüp yönetimlerinin içinde boy gösteren ama bambaşka profiller çizen başka eski futbolcular da var. Onlar için, en zarifinden piyasa şartlarına uyum sağlamış, bu yolu seçmiş insanlar diyebiliriz. Bunu da asla yargılayamayız. Evet, benim kaleme aldıklarım o yolu seçmeyen insanlar. Beni cezbeden de onların hikâyeleri. Bana sorarsanız eskilerle yeniler arasındaki en temel fark; değişen dünya düzeninin getirdiği yaşam biçimleri. O zamanın futbolcuları halkın içinde, halkla birlikte, iç içe, normal bir hayat süren insanlar. Futbolda büyük paralar olmadığı için ikincil işleri de var. Şimdinin futbolcusu tam bir profesyonel. Sponsorun, kulübün, menajerinin, teknik adamın, herkesin onun üzerinde söz hakkı var. Bu da genç yaştaki insanların haleti ruhiyesini olumsuz etkileyebiliyor. 

A.T:   Yer, zaman gibi nedenlerle eksik kaldığını düşündüğünüz futbolcu var mı?
C.Z:   Bu konuda hem editörüm Tanıl Bora’ya hem de İletişim Yayınları’na gerçekten teşekkür borçluyum. Ne yer konusunda ne de zaman konusunda bir sıkıntı yaşadım. Kapağından sayfa tasarımına, her şeyiyle içime sinen bir çalışma oldu.

Şenol Güneş: “Futbol bizim zamanımızda, açların oynayıp tokların seyrettiği bir oyundu. Şimdi ise toklar ve zenginler oynuyor fakirler seyrediyor."

A.T:   Eski sporcuları rakip takım taraftarları da severmiş. Şimdi rakip tarafından beğenilse bile sevilmiyor.
C.Z:   Eski tribün fotoğraflarına göz gezdirirseniz, pek çok ayrıntı yakalıyorsunuz taraftar profiliyle ilgili. Geçtiğimiz sene içerisinde, Trabzonspor teknik direktörü Şenol Güneş şöyle bir saptamada bulunmuştu: “Futbol bizim zamanımızda, açların oynayıp tokların seyrettiği bir oyundu. Şimdi ise toklar ve zenginler oynuyor fakirler seyrediyor.” Bu çok net, keskin bir o kadar da değerli bir gözlem. Bir de bu cümleyi, sistemin içerisinden, eski günlerin başarılı bir kalecisi, şimdinin bir teknik adamının söylemesi onu daha da değerli kılıyor.

Taraftar, futbolcu, yönetici, piyasa şartları, dünya düzeni... Burada parametrelerden birini ya da birilerini sabit tutup diğerlerinin değiştiğini varsaymamız çok zor. Tüm bunlar zaman içerisinde değişti. Daha önce insanlar birbirlerine tüm takım taraftarlarının yan yana oturup maç izlediğini anlatıyordu, bizler tribünlerin deplasmanda da olsa yarı yarıya bölüşüldüğü günlerde maçların hep daha heyecanlı ve renkli olduğundan dem vuruyoruz, bugünleri yaşayanların anlatacağı ise Roma arenalarındaki manzaranın aynısı. Rakip taraftar yok, herkes bizden, herkes bizim gibi. Ev sahibi takım bağışlarsa, oraya bir azınlık olarak gidebilirsin ancak. Saha içindeki on bir kişi hariç, tüm stadyum tek renk. Bunun spordan çok, başka şeylerle alakası var. “Nasılsa onlar da bizim stada gelecek” efelenmesi ise sadece gerilimi tırmandırıyor.

 

Metin Oktay
Metin Oktay

Zaten o eski yetenekli çocuklar da artık pek yok.

 

A.T:   Kitabınızda söylediğiniz bence en önemli şeylerden biri de: mahalle. Eski mahalleler sitelere sokaklar bulvarlara dönüyor. Yani ileride ne olacak?
C.Z:   Aslında neler olabileceğini hep beraber yaşıyor ve görüyoruz maalesef. Medenileşmenin ölçütü sonsuz betonlaşma olmamalıydı. Bırakın yeşil alanı boş alan kalmadı neredeyse. Maalesef artık sokakta yaşayan hayvanlar bile eşelenecek bir avuç toprak bulamazken, top koşturan çocuklar boş alanı nereden bulsun? Şimdi her şey daha steril. Kaldı ki çocukların da artık sokaklarda top koşturacak zamanı yok. Bana sorarsanız, zaten o eski yetenekli çocuklar da artık pek yok. Hoş, garip paradokslar bunlar. İstanbul’da yaklaşık on dört senedir aynı muhitte yaşıyorum. Şehrin merkezinde olmasına rağmen, diğer semtlere göre biraz daha yeşil denebilecek bölgeleri var. Ama oturduğumdan beridir bir kere olsun, birinin pencereden kafasını uzatıp “Alın şu topunuzu gidin kapınızın önünde oynayın, kafamız şişti sabahtan beri” dediğini duymadım.

A.T:   Günümüzden bu kitaba girebilecek futbolcu var mı?
C.Z:   İlginç hikâyeleri olan insanlar muhakkak vardır, ama bu kitabın konusu onlar değil. Belki günümüz oyuncularına bakınca onlarla da ilgili ileride böyle şeyler yazılabilir, ama hikâyelerin olgunlaşması için zaman geçmesi lazım.

A.T:   Söyleşileriniz de var kitapta. Kimlerle söyleşi yapmak isterdiniz? Ne sorardınız?
C.Z:   Kitapta söyleşi yaptığım herkes konuşmak istediğim kişilerdi, bundan da memnunum. Ama yine de, elbette kitapta yer alan ve artık hayatta olmayanlarla da söyleşi yapmak isterdim. Ya da dünyadan bir isim vermek gerekirse, hayatta olsa George Best’le konuşulmaz mı?

Futbolun artık neredeyse satılamayan hiçbir nesnesi kalmadı.

A.T:   Eski ile yeni arasındaki takım – idareci – oyuncu arasındaki en temel farklar nedir?
C.Z:   İnanın bu devirde bu üçlüden değişmeyeni yok. Futbol endüstrisi denilen ve pohpohlanan piyasalaşmanın neticesinde, futbolun artık neredeyse satılamayan hiçbir nesnesi kalmadı. Yani bana göre en büyük fark, başta bu piyasada dönmeye başlayan büyük paralar. Takımlar muhakkak ki daha profesyonel oldu. Artık neredeyse hepsi şirket ve öyle de yönetiliyor. Fakat bu şirketlerin oligarşik yapısı da gözardı edilemez. Üstelik bunca kazanca rağmen hâlâ borçlar, ödenmeyen maaşlar, başka başka sıkıntıları var.

Nedim Doğan
Nedim Doğan

Şimdiki yöneticilerin piyasalaşma sistemine uyum sağlamaları ana şart. Tehlikeli ilişkiler, kriptolu diyaloglar, hamasi demeçler de bunun ardı sıra geliyor. Tabii onları bu kadar görünür kılan da, futbolun hayatın neredeyse her alanına nüfuz etmesi, her delikten kafasını uzatması. Buna medya da dahil. Keşke biraz daha serinkanlı olunabilse. Futbolculara gelince onlar da kulüp, yönetici, teknik adam, menajer, sponsorlar, medya arasında kalmış, kısıtlı bir zaman dilimi içerisinde mesleğini icraya çalışan insanlar. Galiba en büyük kafa karışıklığını da onlar yaşıyor, ne etse olmuyor gibi bir hal var.  Eski oyuncuların böyle bir avantajı olduğunu düşünüyorum, kişiliklerini oturtabilecekleri, kendilerine ve hayata dair düşünebilecekleri zamanları ve imkânları varmış. Çünkü futbol hayatı bu kadar kaplayan bir şey değilmiş.

 

A.T:   Kulüpler futbolcuları eğitiyorlarmış; “Oturup kalkmasını Fenerbahçe’de öğrendim” diyor Nedim
C.Z:   Aslında Nedim Ağabey’in söylediğinin altında büyük bir tevazu saklı. O bir “birlikte olma” halinden bahsediyor. O günlerin takım arkadaşlığına ve bu arkadaşlığı tesis ettikleri, hep beraber olgunlaştıkları kulüplerine karşı vefalı bir teşekkür ediyor esasında.

A.T:   Bir de tüm futbolcular askere gidiyor. 4 sene askerlik yapanlar var.
C.Z:   Haliyle. O dönem futbolcular için özel bir düzenleme yok. Hoş bu durum son döneme kadar futbolcuların hâlâ canını sıkan bir konuydu, bildiğim kadarıyla alt kümelerde oynayanları hâlâ da zorlar. Ama dört sene, üç sene gibi süreler özellikle de kısa bir süre oynanan bu oyun için gerçekten büyük bir zaman kaybı. Dediğimiz gibi o dönem kimse de bu durumu garipsemiyor. Gidip geliyorlar, bazıları Ordu Milli Takımı’nda oynuyor, öyle amortileri varmış bu işlerin. Onun dışında zaten hepsi futbol oynarken de başka başka işlerle de uğraşan insanlar. Çoğu kazandıkları üç-beş kuruşla ticarete atılıyor. Futboldan kazandıkları paraların onlara bir ömür boyu yetmeyeceğinin bilincindeler ve geçindirmek zorunda oldukları aileleri var.    

Lefter Küçükandonyadis
Lefter Küçükandonyadis

Maç yayınlarının sadece radyolardan verildiği dönem vardı. İzlemeyene aktarmak için kah hafif abartılıyordu, kah söz sanatıyla süsleniyordu.

A.T:   O zamanlar görsel medya olmadığı için anlatımlar da çok renkli. Neredeyse edebi bir değeri var…
C.Z:   Çok doğru, hatta renkler biraz abartılı. İnsanların çoğu o maçı izleyememiş, nasıl anlatacaksınız? Hafif süsleyerek, biraz abartarak, hayal güçlerini kaşıyarak. Bu da kalem oynatanları edebi bir üsluba daha da yaklaştırıyor. Tabii şimdi olduğu gibi iyi edebiyat da var, kötü olanı da. Hatırlarsanız aynı renkli anlatımlar maç yayınlarının sadece radyolardan verildiği dönemde de vardı. İzlemeyene aktarmak için kah hafif abartılıyordu, kah söz sanatıyla süsleniyordu. Bir de işin halk söylencesi kısmı var ki en eğlencelisi o. Nur içinde yatsın, Lefter Ağabey, bununla ilgili bir anısını anlatıp güldürmüştü beni. O meşhur Macaristan maçından sonra halk çeşitli mitlerle bu maçı süslemeye başlıyor. Bunlardan biri de Lefter Ağabey’in kulağına kadar ulaşıyor, sözüm ona Macar defansının en başarılı oyuncularından Lantos’u geçmiş, fakat durup tekrar gelmesini beklemiş, sonra bir daha geçmiş. Gülüp şöyle demişti: “Böyle bir şey hiç olabilir mi? Karşınızda oynayanlar dünyanın en iyi oyuncuları geçtin geçtin, geçemedin anında yakalarlar. Bir de ben karşımda oynayan en isimsiz oyuncuya bile çok büyük saygı duyan bir insandım, orası çadır tiyatrosu mu, hiç öyle şey yapar mıyım?”   

A.T:   Futbolu sevmek”, neler söyleyebilirsiniz bu kavram üzerine?
C.Z:   Futbolu hâlâ sevebilmek. Mümkün mü, evet... Futboldaki insan öğesi kaybolmadığı sürece her türlü kirliliğine, çirkefliğine, açgözlülüğüne rağmen futbolu hâlâ sevmek için nedenler bulabilirsiniz. Bu nedenler kimisi için taraftarı olduğu takımdır, kimisi için yayınlanan her maçı seyretmek. Bunu üst liglerde değil, amatör kümelerde de bulabilirsiniz. Meselenin arka yüzünde bu futbol aşkını yaratan sebeplere bakmanız gerekebilir. Futbolu bir takıma bağlanmadan sevebilmek bile mümkün. Onlarca ilginç öykü, yüzlerce farklı dert, binlerce ilginç karakter var. Buralardan çok mu sıkıldınız, tüm dünyada bu hikâyelerden öyle çok var ki... Sadece gol atanın sevinme ritüelinden değil, golü yiyenin mimiklerinden, üzüntüsünden de bir şey çıkarabilir ve böyle sevebilirsiniz futbolu. Taraftarın stat dışından, tek kalesini görebildiği bir açıdan maç izlediğini ve bunun da dünyada sadece bir yerde değil, birçok yerde olduğunu bilmek, görmek ve o taraftarları anlayabilme çabasıyla sevebilirsiniz futbolu. Akşam iş çıkışı yorgun argın evinize dönerken, arkanızda kalan stada gidebilmek için, kiminin elinde bira şişesi, kiminin iki beden büyük formasını giymiş elinden tuttuğu küçük çocuğuyla üzerinize doğru yürüyen şen şakrak kalabalığa bakarak, o takımın taraftarı olmasanız da “bunlar bu akşam üzülmesin” derseniz, hakikaten hâlâ sevebilirsiniz futbolu demektir.

A.T:   Son olarak sizin 11’iniz kimlerden oluşuyor?
C.Z:   St. Pauli’nin eski teknik direktörü Holger Stanislawski’nin sevdiğim bir cümlesi vardır: En iyilerden kurulu bir on bir değil, en iyi on biri isterim. Takım olmak da böyle bir şey. Geçmişte ve şimdilerde bunu başarmış pek çok örnek var. Ama ben hem kendi kişisel tarihime hem de hafızalara hitap ederek iyi takımlara örnek olarak; 1982 Dünya Kupası’ndan Brezilya’yı, 1984 Avrupa Şampiyonası’ndan Danimarka’yı ve 1986 Dünya Kupası’ndan Sovyetler Birliği’ni hatırlatmak isterim.

Söyleşimizin en başından beri buralardan bahsediyoruz, o zaman başarılarından çok hikâyeleriyle ve farklı yetenekleriyle bana cazip gelen istediğiniz on biri dışarılardan verelim. Hem de buralardan kimsenin hatırı kalmasın...


Rinat Dassaev- Fulvio Collovati- Bruno Pezzey- Allan Simonsen- Bernd Schuster- Antonin Panenka- Kazimierz Deyna- Enzo Francescoli- Rabah Madjer- Rob Rensenbrink- George Best

Fotoğraflar: İsmet Gümüşdere