ĞĞĞĞ TUUUHHH!

 
 
Çağnam Erkmen

Eşekkulaklı Midas gibi hissedebilirdim yorumladıktan sonra… Ama dur.

M. Uçan’ın ĞĞĞĞ TUUUHHH! (En Uzun Gece) kitabından bahsediyorum. Kim böyle bir isim koyar ki!

Midas efsanesini bilirsiniz belki. Farklı söylencelerle anlatılan bu efsanenin tiyatro oyunu olarak yazılmış halinde; Kral Midas, iki tanrı, Apollon ve Pan arasında, hangisinin daha iyi çalgı çalacağı ile ilgili hakemlik yapar. Apollon muhteşem çalmıştır ancak müziğini yalnızca Midas duyabilmektedir. Pan da herkesin aşina olduğu güzel melodisiyle ahaliyi mest etmiştir. Midas ikilemde kalır. Herkesin beğenisine mazhar olan Pan’ı mı seçse yoksa sadece kendisinin duyup etkilendiği Apollon’u mu? Kendi yetkinliğinden emin olamadığından, oyunu Pan’dan yana kullanır. Tanrı Apollon da Midas’ın kulaklarını eşekkulağı gibi uzatarak cezalandırır. Şimdi, güzel bir müzik parçasını kendi hoşnutluğuna rağmen kimse duymadığı için beğenmediğini beyan eden kral Midas gibi riyakâr olabilirim pekâlâ. Tınıyı ne de olsa henüz kimse işitmedi. Ama kulaklarımı uzatacak biri çıkar mı bilmem. (Ha ha) Sanırım yazarın ruhu içime girdi.

 

Tuhaf bir kitap bu. Batılı mı doğulu mu olduğu belli olmayan kahramanları ve mekânları var. Bir fikir verme gayreti içinde olmayan savruluşları ve sözcüklerin hangi sosyal sınıfı temsil et(mediği)tiği ile ilgili kafa karışıklıkları…

İyi de, derdi ne bu kitabın?  Pürüzsüz bir anlatımla, kendi kendine konuşan bir kitap mı? Bilinç akışı tekniği değimini kullanmaya yatkınlaşsam da, başka bir tanım arama gereği duydum nedense. Çünkü bilinç akmıyor aslında. Bilinç pek çok yerde tıkanıyor. Bir çeşit dikkat eksikliği ve hiperaktivite problemi olan insan davranışına benzeyen metinler bunlar. Bir binanın içinde kaybettiği kalemi arayan biri gibi, girdiği ilk odada neyi aradığını unutup orada başka bir öykünün içine dalıyor kahraman. Belki o sırada televizyonda oynayan bir filme takılıyor, ilgiyle izliyor, sonra film bitiyor. Neden orada olduğunu hatırlamasa da koridora çıkıyor, bir şey aradığını hatırlıyor mu bilmiyorum, başka bir odada başka bir öykünün içine dalabiliyor. Binanın izbe bodrumlarından, kilitli çatılarına kadar her deliğe giriyorsunuz onunla. Sonunda ne aradığını hatırlıyor ama başlangıç duygusuna yaklaşmaya çalışsa da önemi yok zaten. (ĞĞĞĞ TUUUHHH!)

Bittiğinde, bir oh çektiğim ilk (ve çok) uzun öyküdeki anne ve oğul arasındaki ilişki bütünlüğünün mükemmelliği, yazı dilindeki akışkanlığının kusursuzluğuna rağmen ilk kez çiğ balık yiyen birinin ağzındaki tanımsız tat gibi, tanımsız bir huzursuzlukla kalakalmayı silkeleyip, ikinci öyküye geçtim haliyle.

İkinci öyküde, başı sonu olmayan (an öyküsü) ama tamamlanmış olduğuna emin olduğum bir girdaba giriverdim yine. İç sesin, dış sese ve eyleme dönüşü pek harikaydı. Hüzünlü bir akışla, yitme duygusu, sahipsizlik, yalnızlık, tutunma arzusunu iç dünyayla sağlama biçimi ve başladığı gibi bitişin tutarlılığı da iyiydi. (Şükür.)

Neyse… Biraz alışmıştım galiba. Diğer öyküleri daha kolay okudum. Yine de olay örgüsünün ne olduğunu es geçerek sadece detaylara (fazla detay) belirginleşmiş imgelere, didik didik edilmiş gözleme, net ve açık olmayan sebepsiz takiplere, kaçışlara, savruluşlara, dilin ayrıksılığına rağmen kanatlanıp uçuşuna, heyecan verici bir merakla baktım. Evet, yabancı bir sesti, ama iyiydi.

Mehmet Uçan’ın ikinci kitabını bekleyeceğime eminim. Farklı tonda çalan enstrümanları olan bu öykülerle ilk kez suşi yediğim zamanı hatırladım da; sanırım aynı duygu. Bir daha asla yemem diye düşüneceğiniz, hatta ğğğğ tuuuhhh! Diye peçetenin içine tükürebileceğiniz yabancı bir tat. Yedikçe tiryakisi de olabilirsiniz, bir daha ağzınıza da koymayabilirsiniz.

Evet, kulaklarımın eşekkulağı olmasını istemiyorum. Öyle, genelin fikrine de pek hürmet etmem zaten. Bilinen melodileri alkışlamak kolaydır. Ben derim ki, bu kitap bir başlangıç olacaktır, yepyeni bir yazın dilinin ilk adımlarıdır sadece. Ve sanırım bir bilinç tutulmasıdır.