Seni kim yarattı abla?

Eşcinsel duygular barındırıyorsan içinde; arka mahallenin bir köşe çıkmazında, kan kokusuyla karışır ruhunun tohumları toprağa!

Sumru Yavrucuk ve Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi

 
 
Hazel Güney

Bugün de ölmedim, dün de ölmedim; peki, yarın ölecek miyim?

Ebru Nihan Celkan’ın yazdığı, Sumru Yavrucuk’un hem yönetip, hem de oynadığı oyun Kumbaracı50’nin Altı Üstü Oyun Projesi kapsamında oynadığı ilk oyun. Bu oyunla beraber, bir transın içler acısı yaşamına tanık oluyoruz. Onun hayal dünyasına ve yaşadığı gerçeklere tekrar bakıyoruz.

Oyun metni aslında hepimizin bildiği, gördüğü, yaşadığı, tanık olduğu bir yapıya sahip. Asker bir babanın oğlu Umut, kendi iç dünyasını fark eder, baba onun “ibne” olduğunu anlar, döver ve Umut evden kaçar…

Umut’un kaldığı oda bir pavyon edasındadır. Bu bizi daha ilk başta günümüz gerçeğine götürür; hem de oyun başlamadan. Çünkü bir travestinin yeri, yurdu, mesleği, hayattaki tek varlığı sadece; pavyondur, kötü yoldur, itilmişliktir, ötekileştirilmektir. Onlar hiçbir yere sığdırılmazlar.

Umut: “ Erkek değilim, karım yok; kadın değilim, kocam yok.”  Bilim adamları neredeyse uzayda onların türlerini dahi araştırmaya başlayacaklar artık; toplumda bir kabullenmeme durumu, nefret, kin duygusu, sokakta gördüğümüzde dönüp dönüp bakmaktan kendimizi alamayış söz konusu.

Öyle ki ev babası Orhan –öküz Orhan- Umut’la ve daha niceleriyle sevişmeye gelir; ama gel gör ki pasif konumda olan kendisidir:

Umut: “Ya, Orhan ağabey ya! Yapma sen de mi?”  çoğu “namuslu” geçinen ev babalarımız maalesef bu şekilde kendi bastırılmış cinsel tutkularını, Umut gibilerinin yanında tatmin ederler; fakat bu tarz konular açılsa asla böyle “ayıp” şeylere göz yummazlar. Kendi çocukları eşcinsel olsa, kıyametler kopartılır. Hem bu toplum içinde baskıyla bilinçaltına yerleştirilen “ben olma” duygusunun çıkamayışından, hem de çıkanlara karşı hep nefretle bakmalarından, ben saklanıyorum, bir böceğim, sen de yapamazsın diye düşünmelerinden ötürüdür.

Oyunu izlerken Amerikan Güzeli filmi gelmişti aklıma; en sonunda asker olan adamın oğlunun karşı komşusuyla ilişkisi olduğunu düşünmesi ve bu düşüncesini karşı komşusunu öperek destekleyecekken; öyle olmadığını anlaması üzerine karşı komşusunu öldürmesi.  Bu kadar. Sorun çözüldü. Ne kadar muhteşem bir çözüm bu böyle! Evet, öldürelim ve dünyadan bir “pislik” daha kurtulsun. Aman sakın topluma falan kazandırmayalım, hep o içimizdeki bastırılan egolarımız ortaya çıksın ve id’lerimiz, süper egomuzla çatışmaya girsin. Böylece hastalıklı bir kuşak olarak devam edelim.

Umut: “Yarın da ararım seni anne.” Umut her gün annesini arar; ama karşı taraftan hiç ses çıkmaz. On senedir bu ritüel sürer, gider. Yalnızlaşan bir insanın dramatik yapısını, ruhunun nasıl yozlaştığını, içinin sömürülüp alındığını görürüz. Sumru Yavrucuk bunu öyle bir hale getirmiş ki, gözyaşlarınızı da tutamıyorsunuz. O alışık olduğumuz yapı bir anda şimşek gibi kafanızda çarpıyor. “Suçu neydi? Neden mahkûm ediliyor bu insanlar? Neden bir iş verilmiyor? Neden anormalmiş gibi bakılıyor?” gibi soruları,  bu sefer içinizde haykırarak soruyorsunuz. 

Sumru Yavrucuk’un tek kişilik, bir saatlik performansı  -oyun ne kadar alışık olduğumuz bir konuyu çok da sürpriz ya da yeni buluşlarla önümüze getirmese de- bambaşka bir boyutta bize sunuyor. Kâh güldürüyor, kâh ağlatıyor, kâh lanet ettiriyor. Epik bir tarzda seyirciyle iletişim halinde olan Yavrucuk’un eklemeleriyle de başka bir tat kazanıyor.

Dikkat çekilen bir nokta da, Umut’un kendini ve yaratanı yargılaması. Umut: “Çocukken dua ederdim. Sonra bir daha erkekleri öpmeyeceğim diye etmeye başladım. Şimdi, neden ben, beni kurtar diye ediyorum.”  İnsanlar geçmişten günümüze bir yaratıcı yaratmışlar ve bu yarattıkları her şeye inanmışlardır. Eğer ki bu yaratıcılar onları toplum içinde başka bir yere koyarsa, bu sefer de isyan etmeye başlarlar. Bu konuda ayrı bir tartışma konusudur zaten. Aslında baktığımızda bu durum da ayrı bir baskı sistemidir. Biyolojik açıdan zaten insanlar iki hormonu da taşırlar; bazıları doğuştan karşı cins gibi doğar. Peki, madem böyle bir durum var; neden yaratıcı bilerek herkesi ateşe atmak için yaratsın? Bu konu için söylenen cevap ise: Tabii ki bu şekilde meyil olabilir; ancak herkes içinde yaşamalıdır, toplumsal ahlak açısından bu yanlıştır. Bu cümlenin bilinçaltı dramaturgisini biri yapsın!

En bomba cümle gelir sonrasında. Eve taşınırken biri ona “Abla seni kim yarattı?” diye sorar. Umut: “Seni kim yarattı ise, beni de o yarattı.”  Beklenen tablo. Kesinlikle eş cinsel herkes uzaydan gelme, bence araştırılmalı!  Seni kim yarattıysa, beni de o yarattı. Burada, gerçekten ilahi bir varlığın söylemleri ya da onun üzerinden söylenenler;  sadece kendi uydurmalarımız olabilir mi? Sorusunu getiriyor aklımıza. Bilim açısından kanıtlanmış bir durumun, insanlar arasında yok sayılması ne kadar doğru olabilir? Psikolojik sıkıntıları da eklemek gerekiyor tabii üzerine.

Umut: “Kestirmedim, ayol. Kestirir miyim? O benim…”  O, onun para kazanma aleti. Evet, o sadece basit bir alet artık. Onu da elinden alsalar, hiçbir işe yaramayacak olan bir alet… Çünkü o alet başkalarını tatmin etmeye yarıyor aynı zamanda. İnsanın kendi bedeninden bir şeyi, bir “mal” haline geliyor. İşte o zaman sadece nefes alıyorsunuz; ama yaşamıyorsunuz. Umut: “İçiyorum tabii, yoksa nasıl katlanırım bunca şeye.”

Sumru Yavrucuk’un müthiş enerjisiyle harmanlanmış bu oyun, ilk günden beri kapalı gişe oynuyor.  Her gün ölümü ve tehlikeleri bekler gibi yaşıyorlar. Onları yok sayamazsınız. Çünkü onlar benim, sensin, kendimiz, hepimiz… İçimizde yaşayıp da, onlar gibi cesaretli davranamayanlarız biz. Peki, hangimiz gerçek ve doğru taraftayız?